uyandığımda akşama geliyordu, üstümde "lan yaz geliyor, evde efil efil giyerim" diyerekten aldığım bana 2 beden büyük gelen ve üstünde ketçap lekesi olan migros marka tişört,dizkapakları bollaşmış eşofman altı, ve sadece bakkala giderken giyilen ayakkabımla aynaya bile bakmadan ekmek arası yaptırmak için bakkala diye çıktım evden. kuleden iniş iznini ancak sabahın ilk saatlerinde alabilmiş olduğum için kafam hala uçan balon kıvamındaydı. bari çıkmışken eczaneden akşamdan kalmanın ertesi gün hapı olan alka seltzer alayım dedim. ekmek arası salam ve kaşar peyniri yaptırdıktan sonra elimde rızkımın olduğu beyaz poşetimi sallaya sallaya eczaneye doğru çıktım fekat saat 7'yi geçtiği için çoktan kapanmıştı şifa yuvası. lan kim nöbetçi eczaneyle uğraşacak bu saatte, bu kadar çıkmışken cevahir'in içindeki eczaneden alayım bari diye gözü karartıp cevoya doğru yol aldım.
lan öyle yolda yürürken falan farketmiyorsunda, her yerin spotlarla aydınlatıldığı, yerlerin temiz olduğu, müzik seslerinin falan geldiği şıkır şıkır bir yere o kılıkla girince insan kendini meksika sınırında yakalanan kaçak göçmen gibi hissediyor. zaten oldum olası çok aydınlık, iddialı, içindeki kişiye bir şeyler kanıtlamaya çalışan mekanlarda inceden inceye huzursuz hissetmişimdir. daha çok depoyu andıran, kendine bile hayrı olmayan, loş, basık yerlerde kendimi rahat hissetmişimdir. neden böyle bilmiyorum harbiden, özellikle avm'ler bana ikiyüzlülüğün betonarme hali gibi geliyor; winçestır arşidüküymüşcesine hareketler yapılan yerlere tepkiliyim sanki. hele ki istinye park; ferrariler porscheler bir köşede sevişiyorken, 150 metre aşağı reşitpaşa civarlarına inince fakirlik anıtı halkı selamlıyorsa bu istinye parkta çürümüş bir şeyler var derim. ya da yoktur ne bileyim, bana var gibi geldi. o değilde şu içinde sadece bakkala giderken giyilen ayakkabı geçen yazıda shakespeare kendisinden alıntı yaptığımı duysa beni götümden bıçaklardı herhalde rahmetli.
nereden geldik buraya lan, kendimi nihat genç gibi hissettim. neyse aldım alka seltzerimi çıkışa yöneldim ama çok güzel bir gocuk çarptı gözüme tükkanın birinde. lan zaten olan oldu gir bak noolcak diye elimde salamlı ekmeğimle girdim ama girmez olaydım. gocuğun fiyatını görünce hobarey demenin elde olmadığını bir kenara bıraktım, tükkandan çıkarken alarm ötmeye başladı. zaten at hırsızı gibi hissediyorum kendimi hemen dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimi başımın üstüne koyup "put dı fuking pekıç deavn" demesini beklediğim güvenlik görevlisini bekledim. lan baş ağrım geçsin diye bir şeyler alacaktım amerikan filmlerinde uyuşturucu satarken yakalanan zencilere döndüm hepten diye düşünürken yanıma yaklaşan görevli "beyefendi ayakkabınızın altına sticker alarm yapışmış" dedi, rahatladım.
o sarsıntıyla eve dönerken kendi kendime "lan bırak kafan uçan balon gibi kalsın, düzeltmeye çalışırken hepten bok ettin" dedim. hem uçan balon iyidir. bir çocuğun hissedebileceği en büyük sevgidir uçan balona duyduğu sevgi, bilmiyorum size hiç oldu mu ama minicik ellerinle uçup kaçmasın diye sıkı sıkı tutarsın balonu ama patlatmayayım diye ellerini serbest bırakırsın biraz da, öyle iki arada bir derede kalırsın ya çocuk aklınla; bana ilk olduğu zaman canım bir şey çekmişti ama ne olduğunu anlamayıp onyüzbinmilyon baloncuklu fruko içmiştim, şimdi anladım aslında o zaman canımın ne çektiğini.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder