11 Şubat 2012 Cumartesi

"Sımits mi Dinliyorsun, Çok Severim"






sanayi mahallesi metro durağında indim trenden. aslında niyetim bir sonraki itü durağıydı ama yanımda oturan kızın elindeki posta gazetesinden bi şey okumaya çalışırken zaman mekan kavramını yitirmişim, aha geldim diye panikle inmiş bulundum vagondan. hayır okumaya çalıştığım haber de bi şeye benzese, neymiş efendim reddedilmek zeka geriliğine neden oluyormuş, hemen 7 ile bölünebilme kuralını hatırlamaya çalışıp 134'ün 7'ye bölünüp bölünmediğini buldum, sevindim. kıza "spor sayfasını açsana ya, akşam basket maçı vardı noolmuş acaba" dedim, üff sanane be salak gibisinden bişeyler dedi galiba tam duyamadım. tekrar 7 ile bölünebilme kuralını hatırlamaya çalıştım, 521'in 7'ye bölünüp bölünmediğini buldum, tekrar sevindim. bu posta da paso yalan haber yapıyor arkadaş. 


civelek gibi boş boş bir sonraki metroyu beklemektense, çıkar dolmuşa binerim bari deyip kulaklıkları taktım, sonra the smiths- there is a light that never goes out(önceki yazılarda bi yerde linkini bulabilirsin) çalıyor olmasından mı etkilendim bilemem hiç alışkanlığım olmadığı halde asansöre bineyim lan dedim kendi kendime. insan bekliyorki asansörde zooey deschanel gibi birisiyle tanışacak. tam asansöre binerken lan o film los angeles'da geçiyor sen sanayi mahallesindesin şu an diye düşününce posta gazetesindeki habere biraz hak vermedim değil açıkcası. "o değilde basket maçı noolduki acaba" derken belli belirsiz bir ses duydum, "sımits mi dinliyorsun, çok severim" diyordu yanımda beliren yunan heykeli güzelliğindeki hatun. hemen kulaklığın birini uzattım dinlesin diye düşünüyorsan şu an "yoo dostum yoo" derim sana, evet dedim, ne güzel diye cevap verdi sustum kaldım çünkü aklım hala akşamki basket maçının sonucundaydı. hay sikicem maçını dediğinizi duyar gibiyim, neyseki bu rahatsız eden suskunluğu o bozdu "evim çok yakın buraya, evde konser görüntülerini izleriz istersen" dedi, olur demeden önce lan böbrek.avi olmasın sakın diye düşündüm bana çağırayım bari dedim, söyledim sağolsun kabul etti hemen, tıpkı bir pinti gibi e boşuna masraf yapmayalım, madem şişliye gidicez tekrardan turnikeleri geçmeden geri peronlara inelim derken ısrarla sol omuzumun dürtülmesi yüzünden irkildim ve gerçeğe döndüm. kulaklığı çıkardım arkadan dayının biri " simit sarayı varmış burada bilader nası giderim" diye sordu, belli belirsiz bir "hay seni saray kere" dedim ama sonra beni pıçaklamasından tırstığım için insan gibi tarif ettim yerini.


çıktım metrodan, kendi kendime sabah aslı börekte yediğim otlu peynir harbiden otlu muydu lan acaba, gündüz vakti sıfır promille nasıl kafalar yaşıyorum ben dedim. o sinirle beşiktaşa döndüm, çarşıdan iki bira alıp iskelenin yanındaki banklara oturdum yağan karın altında. sonra o geldi birden yanıma, 10 yıldır tanıyordum onu ama son yıllarda pek görüşmemiştik, "salak mısın selçuk sen, ne ayazda kalmış ana haber muhabiri gibi oturuyorsun burada" dedi, belki susar diye kalan tek birayı ona verdim susmadı ama birayı da aldı kurnaz. gel dedi sana gidelim söz sarılıp uyuruz yarın sen uyanmadan giderim, yok dedim istemiyorum işte niye ben senden kaçtıkça geliyorsun yanıma? biliyorum bir defa bile tamam gel desem bırakamayacağım bir daha tekrar, fakat özlemiştim bir kere gelme diyemedim. yıllardır görüşmezken bile bir fırsatını bulup tekrar yanıma gelmeye çalışırdı sessiz sedasız hiç rahatsız etmeden, yıllardır görmüyordum ama hep orada bir yerde beni beklediğinden adım gibi emindim. evet yalnızlığımdı gelen ve onsuz yapamayacağımı biliyordu.


geldim eve açtım bilgisayarı, lipton sikimsonik bir uygulama çıkarmış akıllı bardak diye, aklından bir şey tutuyorsun sorular sorup biliyor falan işte, açtım bardağı "niye lan" dedim, "abi sen içkilisin sonra konuşalım" dedi. sen bari yapma olm diyecektim vazgeçtim. belki on bininci defa 500 days of summer'ı açıp izlemeye başladım uyuyakalmışım, rüyamda birisi bana "sımits mi dinliyorsun, çok severim" diyordu.

       

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder