evde bulunan kemik gözlüğü takınca bile insanın birden bire fransız sinemasından bahsedesi geliyor lan. hele birde zamanında gaza gelip aldığım bir boka benzemeyen fuları takınca oo beni tutabilene aşk olsun darwin nietzsche marx freud diye bağırasım geldi. fekat sorsan izlediğim tek fransız filmi 3. sınıf bir korku filmi olan louvre'un hayaleti gibi dandik ötesi bir şeydi, nietzsche'yide atlas pasajında satılan god is dead tişörtlerinden tanıyorum. olsun lafa geldi mi fransız sinemasının son 10 yılı hakkında "fransız sinemacılığını da bitirdiler arkadaş" gibisinden çok temiz ileri geri konuşurum(atıp tutarım), hem ne demiş üstad:
"insan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna! sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir."
hiç kasmıcam o yüzden, alışmamış götte don durmazmış. çarşamba akşamı arkadaşımın evinde tuğla kalınlığında "felsefe sözlüğü" diye bir kitap gördüm, sandım ki bildiğin sözlük ne bileyim işte kelimeyi veriyor anlamını söylüyor sonra onu cümle içinde kullanıyor falan fülün. meğer alakası yokmuş lan, hikayelerle falan anlatıyormuş her kelimeyi. tam bir cahiliye devri insanı gibi ortasından açtım kitabı baktım kelime "necessaria". redhouse kafasıyla aha gerekli demek işte keh keh derken osman ve selim adıyla iki karakter üzerinden hikayeye başlayınca biraz tadım kaçtı doğrusu. ortaokuldan arkadaş isimleriyle hayatın anlamını anlatsa birisi dinlemem arkadaş, osman ve selim sarmış dört bir yanımı zaten. dedim bu okunmaz lan al şunu, filmi çıksın izlerim keriz miyim ben, evet tam bir beyin bedava insanıyım, ebu cehil beni görse alnımdan öperdi.
ortaokul lise falan dedik madem, güzel filmler çıkardı lan eskiden trt 2'de cumartesi akşamları, my life without me diye bir filmi hatırlıyorum mesela, sonra o konunun özünden ps: i love you güzel ekmek yedi. cine5 şifre girince trt 2'ye dönerdik, bir uçtan bir uca, insan oğlu kuş misali harbiden.
neyse bambaşka bir konuya geçiyorum artık sıkıldım, taksimdeki insanların alkol ve yüksek sesli müzikler eşliğinde kıvrak figürler sergilediği mekanlar modern dünyanın serengeti düzlüğü gibi geliyor bana. tamamen atıp tutuyor olabilirim ama bana elinde rengarenk şemsiyeli votkayla bangır bangır "i kissed a girl" çalarken yaptığın o figürlerle serengetinin uçsuz bucaksız ovalarında karşı cinsi etkilemeye çalışan bir tropik kuşun tünediği yerde tüylerini kabartıp ıslık benzeri sesler çıkarması arasında bir fark yok gibi geliyor. varsa da ben bilmiyorum artık.
zaten çok iddialı değilim bu konuda, olsaydım zaten zamanında "ne güzel kız lan bu" dediğim kadına bünyedeki ergenliğin de etkisiyle şarkı yazmazdım, hadi yazdım çıkıp karşına söylemezdim. bunun yerine çile bülbülüm diye uzatıp devamında çok sesli bir şekilde allah diye bağırırdım. bu arada yazdığım şarkı ingilizceydi ve içinde " u beybi kenç yu si" gibi sözler yoktu, gayet güzeldi lan aslında. he sonra nooldu dersen bir bok olmadı; ben gayet ince ruhlu, sanatsal bir şeyler yaptım derken (aslında şimdi düşündüm de içimden geldi ayağına tam bir kurnaz gibi subliminal subliminal biz de boş adam değiliz demeye getiriyormuşum gibi sanki, neyse) kız hepten adıma şarkılar yazılıyor lan benim havalarına girdi, ben de seray sever'e telefonun başında çaresiz bekliyorum'u yazan hakan altun gibi kaldım aruna kone.
bitirirken çeşit çeşit bloglarda gördüğüm, yazılarına "uzun zaman oldu yazmayalı" diye başlayan blog sahiplerine şöyle bir giydireyim diyorum. sanki yazılarında metaforlarla dans ediyor, kelimelerle sevişiyorsun, dostoyevski sanki lavuk, işi gücü bıraktık seni bekledik sanki aylardır. neyse canlar yeteri kadar saçmaladığımı düşünüyorum bu haftalık, biriktirdiğim bardak altlıklarından en beğendiğimin capsini verip kaçarım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder