6 Ekim 2012 Cumartesi

Asmalımescit Taksisi








"rumelifeneri'ne gittin mi hiç? galiba önceki hayatımın tamamı orada geçti, orada kendimi o kadar oraya ait hissediyorum ki sanki her bir ağacını her bir çiçeğini tanıyorum. akşamları etrafta uçuşan ateş böcekleriyle konuşuyorum, avuç içimi ağaç yapraklarına dokundurduğum zaman fısıldıyorlar bana 'yine buradasın' diye. kayaların üzerinden masmavi sahiline bakıyorum, 300 yıl önce nasılsa hala öyle, hala el değmemiş, hala bakir, hala direniyor yarattığımız çöplüğün bir parçası olmamaya, 'hey sen' diyor 'gel'. kayaların üzerinden koşup, çiçeklerin üzerinden atlayıp o kadife maviliğine kendimi bırakasım geliyor, çırılçıplak, tıpkı onun gibi. sonra korkuyorum ya o şiirsel sakinliği bozarsam, ürkütürsem rumelifenerimi diye, kapatıyorum gözlerimi, ruhum bedenimden çıkıyor, o koşuyor benim yerime o masvami dinginliğe, o gerçekleştiyor vuslatı, kaç yıl önce orada yaşadım bilmiyorum ama şu an ruhlarımız buluşuyor, artık zamanın ne önemi var değil mi?" diye sordu karşımdaki hatun bir tütün daha sarmak için tabakasına uzanırken. neler oluyor lan burada diye kendi kendime sorarken bir yandan da bir şeyler demem gerektiğinin farkındaydım. kendimi dükkanına belediye başkanı gelince ne diyeceğini şaşıran küçük esnaf gibi hissediyordum ki zaten ağzımdan "şimdi yani haklısın tabi, ama 3. köprü mahvedecek oraları" lafı çıktı. mutlaka bilirsiniz o bakışı, nasıl bir sığırsın sen ya bakışından bahsediyorum, ben de hatırlamış oldum, negzel.

nereden düşmüştüm buraya ulu manitu, "abi yer yarıldı gel gidiyoruz" deseler paraşütsüz atlayacaktım. oysa her şey gayet erkek muhabbetiyle başlamıştı. "olm yine ayrıldık gel bi şeyler içelim" diyen çağrıya hay hay dedim, soluğu asmalımescitte aldım. 6-7 bira kadar aslında hep alttan alanın kendisi olduğunu, artık en yakın arkadaşlarına karşı bile onu savunduğunu, ne kadar çok emek sarf ettiğini, aslında hala onu sevdiğini ama bir yandan da nefret ettiğini bazen gözyaşları bazen küfürler eşliğinde anlatan arkadaşımı dinledim. sonra ne olduysa son 2-3 bira boyunca fenerin alex'e çok yanlış yaptığından falan bahsetmeye başlamıştık ki, adam kendini brezilyalı kel futbolcuyla, kaç yıllık sevgilisini de aziz yıldırım'la özdeşleştirip ağlamaya başlayınca "kalk gidelim olm, aşk acısının da boku çıkarılmaz ki arkadaş" dedim ve kalktık.

"mutsuzum abi mutsuzum" diye sayıklıyordu beton gibi kafayla istiklal boyunca. meydandan taksiye bindiririm diye düşünürken her ayı hemcinsim gibi "olm bu gece tek başıma yatmayacağım, gel bi yerlere girelim" dedi. aklınca intikam alacak yavru, karşı cinsin ezdiği egosunu yine karşı cinsin ilgisiyle onaracak. "tamam lan madem mutsuzsun, gel girelim bir yere" dedim ki başka çarem yoktu, adam tek başına yatmamaya and içmiş ve sadece ben varım o anda yanında. 

neyse girdik bir yere, iki sarhoş erkeği alan yerin iddaa bayisinden hallice olacağını bekliyordum ama hiç de öyle değildi, çiftleşme mevsimindeki serengeti ovası gibi cıvıl cıvıl kaynıyordu fakat bir gariplik vardı. ne zamandır böyle yüksek sesli, oynamalı, sadece 33 cc'liik biranın satıldığı yerlere gitmemiştim o yüzden bana garip gelen şeyi verdiğim uzun araya yordum ama öyle böyle değil alenen bir değişiklik vardı benim bıraktığım zamanlara göre. şimdi size eskiden buralara takım elbiseyle girerdik azizim geyiği yapmayacağım merak etmeyin, zaten önceki yazılarımdan birinde belirttiğim gibi bu "çok eğleniyoruz abi, kopuyoruz yeminle" yerlerini pek sevmem belki okumuşsunuzdur. gerçi büyük bir ihtimalle hatırlamıyorsunuz; kendimin bile hayal meyal canlandırdığım, iki kelimeyi zar zor bir araya getirdiğim şeyleri yazarken hatırlanmayı beklemek ne kadar acı, ne kadar komik ve bana ait değil mi? yine de gülmeyin incinirim. geri döneceğim hikayenin devamına fakat bir düşünün, yarın dünyada süpersonik bir felaket oluyor ve tüm edebi eserler, tüm internet yazıları falan her şey yok oluyor, geriye sadece benim bu yazdıklarım kalıyor. sonraki nesiller bunları okuyunca "lan bunlar da bildiğin malmış, yüzyıllar boyunca yaza yaza sarhoşun biri yazmış sadece" diye hepimize bir güzel giydirirler.

çok dağıttım farkındayım, geri dönüyorum. dedim ya huzursuz oluyorum böyle clubber ortamlarında, çünkü kendimi votka bardağından farksız hissediyorum. yıllarca düzenli olarak gitmiş birisi olarak öğrendiğim tek şey bu ortamda 50 cc'lik biranın satılmadığı ve bir erkek olarak güç simgesi değilsen veya tanrısal bir yakışıklılığın yoksa bırak sahnede oynayanlara yazılmayı sipariş vermenin bile 10 dk civarı sürdüğüdür. en fazla votkanı alır, bir köşeye dikilir ve kuzu kaplamaya bakan oruçlu amcalar gibi bakarsın jagger gibi hareket eden hatunlara. güç simgesi değilsen ve yunan heykellerine taş çıkartan bir tipin yoksa tek şansın çeneye kalır- ki bence uzun vadede en etkili silahtır- o şansının da bu ortamda senin ve karşındakinin kulak fetişi olmadığı sürece bir işe yaramayacağını az çok tahmin edersin. neyse bu düşünceler içerisinde tek başına 
yatmamaya yeminler etmiş arkadaşımı sarışının tekiyle haka dansı yaparken bırakıp "abi ben bir hava alıp geliyorum" diye kapının önündeki masalara yöneldim. kapıdaki uzun taburelerin birine oturmuştum ve yanıma oturan doğa ve rumelifeneri sevdalısı kişiyi henüz farketmemiştim. 

sonrası tahmin edebileceğiniz gibi; yıllardır tayfun talipoğlu'nu andıran muhabbetinden bıkmış arkadaşlarından başka bir kurban bulmuştu kendisine ve anlatmaya başladı yazının başındaki cümlelerle. arada bir "ya ben de green peace destekçisiyim mesela" gibi sığ cümlelerle lafını bölmeye çalışsamda o, bu çöplüğü kendimizin yarattığından, insanın doğanın kanseri olduğundan, güney timbuktu'daki kabilelerin doğayla nasıl beraber yaşadığından, aslında hepimizin doğa ananın birer çocuğu olduğumuz ve ona göre davranmadığımızdan saatlerce bahsetmesinden o kadar içim daraldı ki eve gelince bir buçuk saat boyunca porno izledim kendimi arındırmak için.

sonunda dayanamayıp kalktım ve desperate arkadaşımın koluna girip kararlı adımlarla taksiye yürümeye başladım. yol boyunca hala "mutsuzum abi ben tamam mı" diye sayıklarken gece boyunca ilk defa bana dair bir şey sordu " sen mutlu musun?". direkt mutlu musun diye sorulunca siz ne dersiniz bilmiyorum, ben kolaya kaçıp flaubert'ten (ç)alıntı yaparak "sadece çocukken mutluydum olm ben" dedim. ilk dediğim zaman sarhoş oyalaması gibi geldi ama, şimdi düşünüyorum da bilmiyorum mutlu muyum, aslına bakarsan çok da düşünmüyorum diyorum kendime ama acaba mutlu olduğum için mi düşünmüyorum yoksa düşünmediğim için mi mutluyum bilmiyorum.

bu kadar tekila ve sonrasında şaraptan sonra yukarıdaki gibi cümleler kuruyorum ne yaparsın, neyse artık adetim oldu bu satırları yazarken dinlediğim şarkıyı yazının sonuna eklemek. bu gece de bozmayayım derim.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder